Warning: readfile(): URL file-access is disabled in the server configuration in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 3

Warning: readfile(http://members.inode.at/cengiz.varol/neu2/menu.php): failed to open stream: no suitable wrapper could be found in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 3

Warning: readfile(): URL file-access is disabled in the server configuration in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 9

Warning: readfile(http://members.inode.at/cengiz.varol/neu2/menu_l.php): failed to open stream: no suitable wrapper could be found in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 9

ÖZ GECMISI

1958 yilinda Cihanbeyli'de dogdu. Uzun yillar beyaz esya ve mobilya ticaretiyle ugrastiktan sonra su anda kendine ait bir tuz fabrikasini isletmektedir. Siirleri, Evrensel Kültür, Papirüs, Kiyi, Yaklasim, Karsi Edebiyat, Insan, Edebiyat ve Elestiri, Siir-lik, Çali gibi sanat ve edebiyat dergilerinde yayinlandi. "Düs degil" adli siir kitabiyla kitap dünyasina (Merhaba) diyen sair daha sonra "Ince" ve "Sevdim Çocuk Yanimla" adli siir kitaplarini yayinladi. Birnebun dergisinin kendisiyle yaptigi bir röpartaj: Orta Anadolu’nun küçük bir kasaba sinda, Cihanbeyli’de dogup büyümüs ve halen bu kasabada yasamini sürdüren sair Ö. Faruk Hatipoglu, herkesin beceremeyecegini becermis... Bu küçük kasabada, Edebiyat ve sanat çevresinden uzakta, siiri kendisi için bir yasama biçimi olarak seçmis biri, içimizden ve kendi deyisi ile siirle yatip kalkan biri. Bugüne kadar iki siir kitabi çikmis. Siirleri; Evrensel Kültür, Kiyi, Papürüs, Yaklasim, Karsi Edebiyat, Insan, Edebiyat ve Elestiri, Siirlik, Yazin, Çali, Damar vb. sanat ve edebiyat dergilerinde yayinlanmis. Ince adli siir kitabi 1998 Ibrahim Yildiz Siir Yarismasi’nda "Övgüye Deger" bulunmus. Ömer Faruk Hatipoglu’nu okurlarimiza tanitmak, sanat, edebiyat ve siir hakkindaki görüslerini alarak okurlarimizla bulusturmak için, Cihanbeyli’deki bürosunda kendisiyle görüstük. Sayin Hatipoglu, Bîrnebûn okurlarina kisaca kendinizi tanitir misiniz, Ömer Faruk Hatipoglu kimdir ? – Ömer Faruk Hatipoglu, Bîrnebûn okurlarina uzak biri degil. 1958 yilinda Cihanbeyli’de dogmus, o yildan bu yana Askerlik yasami disinda hep Cihanbeyli’de yasamis, düsündeki sanat ya da edebiyat fakültelerini yasama geçirememis, lise mezunu, uzun yillar ticaretle ugrasmis biri. Öyle renkli, herhangi birinin yasamindan daha degisik bir yasam çizgisi degil benimkisi. Öyle yazinsal anlamda bir varsillik da yok. Yani yasaminizda sizi etkileyip geleceginizi yönlendiren, sizi bu günlere getiren çok önemli bir gelisme olmadi diyorsunuz. – Benim çocukluk dönemim 12 Mart, gençlik dönemim 12 Eylül’ün o sicak günlerine rastliyor. Benim kusagim, 12 Mart’la baslayan, 12 Eylül’le süren çok önemli, çok acili ve sikintili günler yasadi. Ben, bireysel anlamda, bire bir, sicagi sicagina o sikintilari yasamadim. Ama o dönemin içinde bulunmak, o kirli rüzgarlar eserken soluk alip vermek, dogal ki, benim de yasamimi etkiledi. Dünyaya bakisimi etkiledi. Özlem ve umutlarimi etkiledi. Bazi dostlarim gibi hapse girip iskence görmedim. Türkiye’de yasayip da olanlardan sikinti duymak için ille de bunlari yasamak gerekmiyor. Eger, yüregimizde insan kani akiyorsa, bunca kirlenmeden, bunca sikintidan elbette etkileneceksiniz. Belki de, siirin sonraki serüveni, bu talihsiz dönemden, 12 Eylül’den etkilenmistir. Peki, Orta Anadolu’nun küçük bir kasabasinda yetismis iki siir kitabi yayimlanmis, sair Ö. Faruk Hatipoglu, siirle ne zaman, nasil tanisti? –Ben, uzun yillar medrese gelenegi içinde yasamis, gelmis bir ailenin çocuguyum. Gölyazi’liyim. Xalikanli’yim. Dedelerim medrese tahsili görmüs müdderislermis. Bu kisa degil. 150 yillik bir süreç. Biliyorsunuz, o dönemin müderrisleri, bugünkü ögretim görevlileri konumundalar. Dedemin amcasi Hasan efendi, Xalîkanli gibi bir çöl köyüne gelip, medrese kurabilmis bir din alimidir. Babam da o kusagin insani. Evimiz kitapla dolu bir evdi. Her odasinda yapraklari arasinda çiçek açan, bize göre çiçek kokan kitaplar. Böyle bir ortamda yaziya, kitaba karsi bir egilim kendiliginden gelisiyor. Ama siir, bunun disinda gelisen, insanin kendine özgü bir durumu. Siire nasil basladigimi animsamiyorum. Ama küçükken, örnegin 10 yasimda babamdan sinema parasi isterken siir yazdigimi animsiyorum: "Baba bugün Cumartesi Bende olmusum sinema delisi Filmin adi seref kavgasi Oynayacagi yer Sehir Sinemasi /.../" gibi... Öyle sinmisim kapinin agzina, parayi direk isteyemiyorum, babamdan siirle para aliyorum. Demek ki siir ta o zaman sinmis içime. Hatta o sirada babamla birlikte oturan bir Ögretmen arkadasi, hosuna gitmis olacak ki sonradan bana "Atatürk Siirleri Antolojisi" adli bir kitap hediye etmisti. Siire iliskin ilk somut anim bu. Bir de, ilkin uyaklar yazip daha sonra bunlara uygun sözler türettigimi animsiyorum. Araliklarla ama sürekli olarak gelisip büyüdü. Siire uzak bir yerde, belki de siire yaradilistan olan tutkunlukla, siir ve ben birlikte, geldik bu güne. Ilk siiriniz ne zaman, nerede yayimlandi? Hatirliyor musunuz? – Siirle tanisikligim çocuk yasta olmasina ragmen, siir dünyasiyla tanismam orta yasimin merdivenlerini çiktigim yillara rastlar. Iste tipik bir Anadolu insaninin çekingenligi, bilemiyorum sikinganligi, kendisini ifadedeki güçlükleri, belki bu çevreye ulasmama biraz engel oldu. Siir yaziyordum ama o siiri bir yerlere gönderme cesaretini kendimde bulamiyordum. Birkaç kez denemem olmustu. Bu denemelerin olumsuz sonuçlandigini söyleyebilirim. Bazi dostlarim ki, içinde sair olanlar da vardi, artik siirlerimin duyulmasi yolunda israrlari üzerine kitap çikarmaya karar verdim. Sanirim ilk yayimlanan siirimi sordunuz, bir isçi gazetesinde, isçi yürüyüsüyle ilgili bir siirdi. 1995 de "Düs degil" adli siir kitabiniz, 1997 de "ince" adli ikinci siir kitabiniz yayimlandi. Bu iki çalismanizla, yeterli sayida okuyucuya ulasabildiniz mi? Yani okuyucu ile yeterli diyalog saglayabildiniz mi? – 1995 de ben, elimde 8-10 kadar dosya ile tabii bunlar karalama olabilir, siir de olamayabilir ama içinde iyi siirler de vardi, Yazar Remzi Inanç’in kapisina vardigimda; o sevgili dost ,güzel insan,-Toplum Kitabevi’nin ve Toplum yayinlari’nin sahibi-bana söyledigi ilk sey; "Herhangi bir yerde bir sair görünmeden, eger bir kitap yayimlarsa, o kitabin pek fazla bir sansinin olmayacagi"na iliskin sözleriydi. Ki, öyle de oldu. Yine de bir dürtü, bir çocugunuzun olacagi heyecaniyla, dostlarin tesvikiyle 1995 de ilk kitap basildi. Yine o zaman biliyorduk ki; birakin benim gibi hem siir açisindan yeterli olgunluga erisememis, hem de adini duyuramamis ve bu iki olumsuzlugu birden tasiyan sairi, bunu birakin, ülkemizin yasayan büyük sairlerinin okunamama sanssizligi vardi ve var. Düsünün Fazil Hüsnü Daglarca’nin, Arif Damar’in kitaplari kaç basiliyordu? Onlarin bile kitaplari 3-5 bin basiliyordu. Bu talihsizligi biliyorduk. Edebiyata ilgisizlik var bu ülkede. Siire ilgizizlik daha da büyük. Bunlari bile bile ilk kitabim basildi 1995’de. Fazla sattigini sanmiyorum Daha çok elden dagitildi. Avrupa’ya gönderdik. Avusturya’da bölgemiz insanlari sattilar. Bekledigim gibi oldu ve satilamadi. Madem ki konu buraya geldi, son dönemlerde Türkiye’de; "Siir sadece sairler için yaziliyor" diye bir yargi var. Bununla, siirin okuyucu sayisinin yeterli olmadigi kasdediliyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? –Bu konuda o kadar çok sey söylenebilir ki; hem sair hakkinda (olumlu veya olumsuz) epey nokta var, hem okuyucu açisindan. Bir defa siir yazin dünyasi içinde çok daha özel ve önemli bir yere sahip bir yazin dali. Düsünün ki edebiyat bir dagdir, siir, o dagin dorugu söz açisindan. Çünkü sözün en damitilmis, en durultulmus, en baskalastirilmis biçimi. Dil içinde dil yaratma sürecinin ulastigi son nokta. Dolayisiyla siirle okuyucu arasinda ister istemez bir mesafe olusuyor. Eliot, siiri uçaga, sairi de uçagin kalkisini izleyen birine benzetir ve ufukta kaybolurken onu hala bir nokta olarak görebilen sairin yanindakine o noktayi göstermekteki zorlugu vurgular. Sair baskalarinin göremedigi noktayi göstermeye çalisir. Isin bir boyutu bu. Yani her yazilan siir okunamaz, her yazilan anlasilamayabilir de. Bu isin bir boyutu. Buna bir örnek vermek gerekirse; Cemal Süreyya bir gün kitaplarinin satildigi bir kitabevine gidiyor ve yeni basilan kitabi için; "Satislar nasil,nasil gidiyor?" diye soruyor. Kitapçi; "Kitaplar tükendi" deyince, "yapma" diyor "Ben o kadar kötümü yaziyorum?" Ama öbür boyutunu siirle sairle olan kismini bu dönem yasiyoruz. Siir Cumhuriyetin ilk dönem siir veya yetmisli yillar siirinden farkli bir yere geldi dogallikla. Belki siirin okunmamasinda bunun da etkisi var: Daha anlasilmaz soyut bir yer ... Baska bir etken ülkede her seyin medyatik olusu. Haberler medyatik, politika medyatik, aliskanliklar medyatik. TV. kanallarindaki herhangi bir haber-dogru yanlis-gözüne batirila batirila, kulagina bir bomba gibi birakiliyor. Edebiyatta da maalesef medyanin etkisi var. Oysa siir medyatik degil, görsel degil. Siir daha çok duygunun derinliginde yüzen, sig olmayan bir alan. Dolayisiyla okura uzakligi biraz sözkonusu olabiliyor. Sayin Hatipoglu bu son söylediklerinizden, söyle bir sonuç çikarabilir miyim? Bundan böyle, bir sairin siirini tanitabilmesi, okura ulasabilmesi veya siir okurunun sayisini arttirmak için, klip mi yapmasi gerekiyor? Ne dersiniz? – Bundan bir kaç yil önce, siir klibi üzerine bir tartisma oldu. Belki izlemissinizdir. Bir çok sair buna karsi çikti. Siirin yazinsal bir alan oldugunu, söz’ün derinliginin filmle anlatilamayacagini, siirin klibe gereksinmedigini vurguladilar. Sizin sorunuzda biraz alaysama var ama siiri okura ulastirabilmek için ne yapmali? Izin verirseniz bir örnekle cevap vereyim. Yilmaz Erdogan, hepimizin Mükremin Abi’si, hepimizin sevdigi iyi bir sanatçi. Onun "Kayip Kentin Yakisiklisi", duyumlarimiza göre 85 bin basilmis. Bu ülkede Melih Cevdet Anday gibi büyük sair, bir felsefe adami, yazarin kitaplari bu kadar baski yapmadi. (Tabii bunun disinda örnekler var, hemen belirteyim, Ahmet Arif hakki ile çok satmistir). Ama su anda yasayan, hem yasli, hem genç kusaktan çok degerli sairlerimiz var. Onlar varken "Kayip Kentin Yakisiklisi" 85 bin adet basti. O kitabi, biraz da irdeleyici birgözle okudum. Siirinden daha güçlü siirler var bu ülkede. Neden daha çok okundu? Yilmaz Erdogan hem sair yanini hem de medyatik yanini kullandi. Herhangi bir Üniversite ögrencisi onu televizyondan zaten seviyor, hayranlikla izliyor. Onun siir kitabini bir tanidiga merhaba der gibi alip okuyor. Ama Sükrü Erbas’in adini yanlis animsayabilirim, "Dicle Üstü Ay Bulanik"i 1996’da çikti. Bence son yillarin güzel siir kitaplarindan bir tanesi idi, siirsel bir dille çaga taniklik eden bir yapitti. Yine, Ahmet Erhan’in "Çagdas Yenilgiler Ansiklopedisi" Erbasin ki gibi ödül alan güzel bir kitapti. Her ikisi de ustalik ürünü diyebilecegimiz iki siir kitabi. Ama her ikisi de biraz önce bahsettigimiz siir kitabinin gösterdigi basariyi gösteremediler. Peki sayin Hatipoglu, bu arada sunu da sorayim. Kitaplariniz sanirim birer baski yaptilar. Sayi olarak her kitaptan ne kadar basildi? – Gülünçtür. Bu soruya verecegim yanit belki beni utandirabilir ama söyleyeyim, biner tane basildi. Tüm söylediklerim kendi siirim için degil, belki siirimin hakettigi budur, ben daha çok siir adina tercümanlik yapmak istiyorum. Siir Dünyasi adina, kendi adima degil, yani tüm bu söylediklerimden ve söyleyeceklerimden kendi siirime çikmak istiyor degilim. Bence haddini bilmezlik olur. Gerçi fazla tevazu göstermenin de, anlami yok. Benim anlatmak istedigim, iyi siir ve iyi sairin bu ülkede hakettigi yeri bulamamasidir. Peki Faruk bey bunun küçük bir kasabanin sairi olmakla yakin ilgisi var mi?..Ve küçük kasaba sairinin sikintilari nelerdir. – Var... Benim bir dergide yayinlanacak bir siirim var. Geçen yil Prag’a gitmistim. Kasabada yasayan bir sairin duygularini, Vitava Nehrinin kiyisinda su dizelerle dile getirmistim; Garip bir ozaniyim kasabamin Siirler yazarim göge, mürekkebim bulut Ne rüzgar götürür baska yerlere Ne omuzuna düserim kimsenin Adsiz bir ozaniyim ülkemin Gül kapilar çalar dilenci dizelerim Kapanir yüzüme diken diken kapaklar Alçak gönüllü sularda gezinirim Dilsiz bir ozaniyim dünyamin Gönlümde dillerin sessiz gölgesi Ne yildiz geçti yüzümden Ne ayak sesimi duydu yeryüzü Vitava akan ayna, alnacinda durdum Duydum bütün bunlari kollarinda Simdi, kasaba yasaminin getirdigi olumsuzluklar var. Ama önce olumlu yönünü görmemiz gerekiyor. Bir kere kasabada yasarken duygularinizin dogalligindan çok sey kaybetmiyorsunuz. Siirin özüyle, köküyle dogallik ilintili. Gölyazi’da yasamis olsaydim daha dogal olacakti duygularim. Daha ilkele yakin ama daha dogal. Kasabada yasamamin dogalligi var ve bir takim temiz nehirler siirinize akiyor. Ama diger yandan siir dünyasina uzaktasiniz. Siir Dünyasi; dergilerle iliskiler, yayinevleri ile iliskiler, yazar-çizerlerle tanisma, onlarla düsünce alis verisinde bulunma, siiri tartisma, bütün bunlari yasamayi içeriyor... Öte yandan ben bir edebiyat ögretimi de görmedim. Yani ben ne alayli idim nede okullu. Bu bir olumsuzluktu. O olumsuzluk yüzünden siirimin gelismesi gecikti. Siirimin erken duyulmasi gerçeklesmedi. Ve epeyce kendi siirim adina sikinti çektim. Maalesef eksikliklerle birlikte yasiyorum. Kimi sair kendi siirinde toplumsal agirlikli temayi, kimisi de sevda temasini veya her iki temayi birlikte isledigini belirtir. Bu çerçevede siz kendi siirinizi nasil tarif ediyorsunuz ? – Klasik bir tartisma vardi, Fransizlarin baslattiklari. "Sanat sanat içindir", "Sanat toplum içindir". Bu zamanla kisir bir tartismaya dönüstü. Yillarca sürdü. geldi. Bir defa siirin kendisi zaten bir sanat. Yani kendi özü. Ama sanat bir yerde yasiyor. Yasadigi bir mekan, soludugu bir hava var. Sanat dedigimiz sey bir çiçegin açmamis yapragi degil. Onun da cani, eli-ayagi, kemikleri var. Sanat yasadigi toplum içerisinde zaman zaman tutusuyor, yaniyor, sevdalaniyor. Dolayisiyla yasadigimiz çaga sanatla bir yerde taniklik etme misyonunuz degilse de dogalliginiz var. Yani dogal biçimde bunu yasiyorsunuz. Öte yandan bütün siirlerin kaynagi ask gibi sanki. Siir askla basliyor. Aziz Nesin söylemisti; "Türkiye’de her bes kisiden altisi sairdir" ya da "Her yedi kisiden sekizi" rakami tam hatirlamiyorum. Bunun nedeni bizim Anadolu insanimizin çok duygulu olusudur. Çabuk asik olusumuz, tez duygulanisimiz. O duyguyu dökecek bir alan gerekli, o da siirdir. Herkesin genç yasta sair olmasi ve sonra birakmasinin nedeni, önce asik olmasi sonra aski unutmasidir galiba! Ama sair asik oluyor ve aski asla unutmuyor. Bütün bir yasam boyunca aski yasiyor. Büyük konusmayayim benim için belki ‘ask siiri sairi’ diyecekler, ama ask siiri yazarken ister istemez yoksulluguda yaziyorum. Savas devreye giriyor, kisiliginizin derinligindeki bazi duygular, o duygularla beraber, onlarin uzandigi, yasamdaki baska baska alanlar devreye giriyor. Bunu herhangi bir yere koyamazsiniz. Elbette ki siir sevgi için, sevda için,nitekim insan içindir. Dolayisiyla insanin karsilastigi tüm olumluluk ve olumsuzluklar için vardir siir. Yanliz siirin bugün geldigi yere bakarsak; özellikle Istanbul siirinde, daha çok soyut alanlara çekilerek kurulan bir siir görürüz. Örnegin (saygiyla ve ayri bir yere koyarak) Ilhan Berk daha çok sözcüklerin soyut denizlerinde yüzdürüyor siirlerini. Belki bu son yillardaki siir, yeni bir arayis içerisinde, araya araya kendini bulacak, ama toplumsal yasamdan uzaklasmis bir siir gibi geliyor bana... Özellikle Istanbul Siiri. Peki, bununla baglantili olarak siir hakkindaki; "siir amaç gütmez, bir sey ögretmez, bunun için de güven vermez" veya "mesaji olmayan siir, siir degildir" gibi görüsler hakkindaki degerlendirmenizi alabilirmiyim? – "Mesaji olmayan siir siir degildir" görüsüne katilmiyorum. Mesaji olmayan siir olabilir, en azindan öyle görülebilir. Ama o siir yine siirdir. Daha önce bahsettigimiz, o soyut siir ya da sanat sanat içindir anlayisi içinde gelistirilen siir içinde de elbetteki güzellikler var. Yine amaci olmayan, mesaji olmayan denilen siirlerde de siir adina büyük güzellikler yakalayabilirsiniz. Zaten yakalaniyorsa, iste orada bir siir vardir. Ama eger, bütün herseyden uzak, bir satonun içerisinde sadece sözcüklerin aynasina dönmüs, bütün çeliskilere sirtini dönmüs, insana sirtini dönmüs siir, merak ediliyor ve o siir sorgulansin diye soru soruluyorsa, ben o siiri, kendi siir anlayisima uzak görüyorum. Sayin Hatipoglu, gerçi yukarida degindiniz, ama, ben yine de netlestirmek istiyorum. Denilir ki; her sairin bir siir tanimi vardir. Sizce siir nedir? Sair kimdir? Çok kisa. – Bu sorunun yaniti kisa degil. Kleber Headens; "Siir tanimsizdir, eger tanimi olsaydi yüzlerce degil bir kez tanimlanirdi." diyor. M. Cevdet Anday’da, sanirim "siirin madem ki binlerce tanimi var artik siiri tanimlamaktan vazgeçin" diyor. Çünkü diyor; "Tanim akil isidir, siir akil disidir". Simdi hiç bir tanimi yok mu? Elbetteki bir tanimi var. Bir tanimda Ömer Faruk Hatipoglu’dan almak istiyorum. – Ben kendimce acizane bir tanim yapayim. Bana göre siir, "Duygulari biraz düsündürmek, düsünceyi çok çok duygulandirmaktir." Çok güzel bir tanim. –Notlarimdan onlarca tanim okuyabilirim size. Herkese göre bir tanim. Sayin Hatipoglu, çagdas dünya sairlerinden etkilendiginiz sair veya sairler var midir? Varsa kimlerdir? – Daha önce 12 Eylül kusagindan bahsettim. O dönem hepimiz Neruda’lari okuyorduk. Federico Garcia Lorca’lari okuyorduk (Hala da okuyoruz). O sol siyasal rüzgarlarin estigi dönemlerin kendine özgü sairleri bizi duygulandiriyordu. Siir adina etkilenmek bile haddim degil benim. Sonralari baska dünya sairlerini de tanidim. Rembo’yu, Baudelair’i tanidim. Bütün bunlari kendi özel konumlari içinde degerlendirdik ve sevdik. Gençlik yillarinda Aragon’u seven bizi, siir sevgisi, sonralari baska büyük sairlere götürdü. Yanliz etkilendigim demesem de, sevdigim bir sairi burada anmadan geçemeyecegim. Mayakovsky’den Nazim’in etkilendiginden bahs edilir. Nazim serbest biçimini Mayakovsky’den almistir diye. Sanirim Nazim bunu kabullenmez. Iste o Mayakovsky ile ayni çagda yasamis, Mayakovsky ile ayni kaderi paylasmis bir sair var. Her ikiside genç yasta intihar ettiler... Yesenin. Yesenin benim dünya sairim Elliot’un güzel bir tanimi var; "Siir en ulusal sanattir" diye. "Bir halki baska bir halk gibi duygulandiramazsiniz" der. Kürtçe yazilmis bir siirin, Türkçe çevirisinin ayni duygulari yansitmasi güçtür. Iste Elliot’un bagisina siginarak diyebilirim ki Yesenin siirini Türkçe yazmis. Kürt siiri’ni taniyor musunuz? Etkilendiginiz Kürt sairleri varmidir? – Kürt siiri elbette ki var. Var, var ama, Kürtçe okuyamama sanssizligimda var benim. Sunu belirteyim ben kendi dilimi, kendi dilimin olanaklarini kullanip konusamiyorum maalesef: Sanki bir yanim yok gibi hissediyorum kendimi. Bu içten bir ifade, içtenlikli bir itiraf. Dolayisiyla Kürtçe yazabilme sevdama ulasamadim. Önemli olan yazmak, önemli olan evrensele ulasmaktir ama, ben madem ki bir Kürt dili çocuguyum, Kürtçe konusulan bir evde dogdum, Kürtçe konusan bir anneden dogdum, kendi dilimden yazmak, kendi dilimden okumak gibi dogal bir hakkim vardi. Bu hak ya kendimce kullanilamadigindan, ya da birileri tarafindan elimden alindigi için, kendi dilimin sairlerini, Kürtçeden okuyamadim. Cigerxwîn, ki onu çagdas dünya sairleri arasinda saymam gerekirdi biraz önce. Cîgerxwîn biliyorsunuz, o bahsettigimiz sairlerle, Nazim’larla ayni çizgide, evrensele dogru giden bir sairdi. Etkilenme sözcügünü yine parentez içine alarak, sevdigim,hayranlik duydugum sairler arasindadir, diyebilirim. Peki hiç Kürtçe siir denemeniz oldu mu? – Olamazdi, çünkü; dedim ya Kürtçeyi bilmiyorum. Ama bir düs yeniden dünyaya gelsem ne yaparim? Önce Edebiyat Fakültesine gider, edebiyati, tüm dünya edebiyatini derinlemesine ögrenebilme olanaklarini yaratacak ortami bulurum. Sevgiyi, aski, özgürlügü yasatacak bir ortam ararim. Bir de Kürtçe’yi ögrenirdim. Sayin Hatipoglu, yeni bir kitap için çalismalariniz var mi? –Var. Bir kitap için degil, kitaplar için var. Üçüncü kitabim Mayis veya Haziran içinde çikacak. Belki Temmuz veya Agustos içine sarkabilir. Biliyorsunuz, biz profesyonel anlamda ugrasamiyoruz. Selim Ileri "Sanatçinin maiset derdi olmamali" diyor. Evet olmamali da Türkiye’de yasiyoruz ve var. Dolayisiyla siiri profesyonel anlamda yasayamiyorsunuz. Siiri dolu 24 saat duysanizda onu eyleme dökmek, onun pratigini yasamak, okuma eylemi bir o kadar olamiyor. Geçim derdi var. Bütün bu rihatsizlik içinde dosyalarim var, bu dosyalardan birini az önce bahsettim, Haziran ayi içinde kitaba çevirmeyi düsünüyorum. Ayrica yeni bir çalismam var. Su anda karalama halinde. Yasadiginiz günlere taniklik eden bir siir. Savasi, kirli savasi lanetleyen, baris yanlisi bir siir. Bu yil içinde bitirmeyi düsünüyorum. Bu arada dergilerde görünüyorum. Eski ham dosyalarim var. Onlari zaman buldukça degerlendirecegim. Belki de bir degil birkaç kitabin ard arda çikmasi hedefine ulasacagim. Sayin Hatipoglu, Bîrnebûn Dergisi size ulasiyor mu ? Takip ediyormusunuz? Dergi hakkindaki görüslerinizi kisaca alabilirmiyim? – Bîrnebûn dergisi bir sanstir, daha kimsenin eline geçmeden benim elime geçti. Yayincim, dostum Remzi Inanç’in kitabevinde ilk elime aldigim zaman, baska bir çok dergide görmedigim ve içinde yasadigim beni bire bir ilgilendiren sözcüklerle karsilastim. Orta Anadolu Kürtleri, Cihanbeyli, Kulu, Bala gibi. Çocuklugumdan beri hep büyüklerime sorardim; biz nereden geldik? Belki bugünlerde büyük bir anlam tasimiyor ama, nasil geldik? Yaslilarin kulaktan dolma yanitlari vardi. Hepimizin bildigi klasik yanitlar; Iste önce Çukurova, sonra Damlakuyu’ya yerlesim falan. Bîrnebûn’u aldigim zaman artik bu gibi sorulara yanit bulabilecegim hissine kapildim. Sicak benim yöremden çikan ama, yöremin s1nirlarini asan bir dergi. Bence önemli bir boslugu doldurdu. Gelecekte ne olacak bilmem ama, su anda bir takim sorulara yanit arama görevini yerine getiriyorsa bu açidan saygi degerdir. Böyle bir girisim kendi basina zaten saygidegerdir. Bîrnebûn’a basarilar diliyorum, çok önemli bir girisim. Bu güzel söylesiden dolayi,çok tesekkür ediyorum. Okurlarimiz iletmek istediginiz bir mesajiniz var mi ? – Mesaj, eger itici gelmezse, önce herkesin birbirini dolu dolu sevmesini istiyorum. Eger insanlar birbirlerini dolu dolu sevebilirlerse, sicak sicak son derece içtenlikli, yüreklerinden kopardiklarini, birbirlerini sunabilirlerse, bu ülkenin, bu dünyanin yasadigi ve belki de 50-100 yil sonraki insanligin gülecegi, o komik sorunlarin hiç biri kalmayacaktir. Siiri sevsinler, siiri sevdikçe kendilerini, insanlari, dünyayi sevecekler. Ben, herseyin, insanin kendisinden basladigini düsünüyorum. Eger dünya aydinlatilacaksa, lütfen önce kendimizi aydinlatalim. Eger dünyaya, ülkeye barisin gelmesini istiyorsak, önce kendi içimizdeki barisi saglamali saglamaliyiz. Insanlar siire yakin olularsa, bence barisa da yakin olacaklar. Herkesin kendi bireysel yasaminda satolarinin pencerelerini söyle bir aralayip bakmalarini istiyorum. Esen o kirli rüzgarin kokusunu biraz hissetsinler istiyorum. Yazinin, siirin sanatin bize gösterdigi, o gelecegin mavisini, en azindan düslesinler ki, güzellikler daha fazla beklemesin. Bir dünya düsle
Ilk dünya gibI
Bir ülke düsle
gercege sigsin
birkent düsle
agsin günesler
bir yasam düsle
hepimizlik
bir halk düsle
bin halka halka
bir insan düsle
insan ve özgür
DÜSÜN DÜS DEGIL

yalnızlık

                remzi inanç'a

nicedir sandalyeyim
oturanım yok

nicedir masa gibiyim
üstümde gereksiz eşyalar

nicedir masa sandalyeyim
el ayak çekildiğinde
birbirine çatılmış




ağlayınca

ağlayınca
gözlerimden kalkar gider dünya
canıma geniş açılan pencerenin
buğulu camını siler
tuz gölümden iki damla
düşer taşlarım beynimin kasığından

ağlayınca
ateşim iyice yükseldiği zaman
serin yaz yağmuru iner kemiklerime
ağlamak iliklerime geri çekilir
temizliğin titrek kokusunu solurum
ben bir hoş olurum
annem görse kahrolur

göz kapaklarım söndürür ışıklarımı
içimde güvenlik tamam
yeni bir dünya kurarım zor değil
göz var gönül var
gözyaşı yok

(ince, 1997, toplum y.)




ülkemle ben

I
biz hem bir elin parmağıyız
hem hiç benzemez parmak izimiz

üç yanı deniz bir yanı kara ülkemin
benim dört sınırım kara bir yanım yar
iç sınırlarımız uç sınırlarımız var bizim
sinirlerimiz kadar sınırdan
oturulacak toprak kalmamış
bir de göklere buluttan denize sudan
insana geçmişten sınır çizeriz

biz hem bir elin parmağıyız
hem başka kollarda bileğimiz

ben geçmişi görmedim o önünü görmez
tepesinde alıcı kara bulutlar çevreninde talaz
bense bulutların üstündeyim, ülkemin altında biraz
kayan yıldızları tutmak isterim o yutar durmadan-
altımızdan kayıp giderken her şeyimiz
say ki bu kokmuş et ortasında bir şey kalır gibidir
kemik halk ve içinde ilik tiranlarımız

biz hem bir elin parmağıyız
hem bir elde kırk yumruk gibiyiz


II
yüreğim de benzer ülkeme
dört mevsim beş iklimi bir güne sığdırırız
don keser çiçeği,kanar meyvemiz

onu şeytanî şeyler sallarmış, göğsümü insanî haller
okunmayan kitaplar,köyler yakılır birinde
birinde yaşanmamış aşklar
bir gün karanlık sonsuzluğun
eşiğinde erken durur yüreğim
ülkem de yanı uçurum bu yolda
gecikmez yüreğime benzer




babam için iki şiir


I
selçuklu'dan kalma biri babam
yakın arkadaşı ibn-i rüşt'ün
hep bir seccadenin üstünden, yıldızlara bakan

kendi coğrafyasından biri babam
en sıkı dostu kendi kendinin
kendi dağından çağıldayıp kendine akan

kendi hapishanesinden biri babam
elinde tespih, mescidinde volta atan
ve kendine hücre veren gardiyan


II
babamı büyük okyanus sanırdım küçükken
nehirlerin dökülmediği bir hazarmış
siz göl sayın, ben onu okyanusa değişmem

istanbul dönüşü yaşlı kucağına atlardım
kırkında bir olgun adammış o zaman
şimdi ihtiyar diyorlar,ben onu bu yaşıma değişmem

ağrıdan ulu derdim nemruttan uykusuz
bir yar'ın en dibinde bakîr bir tepe imiş
ona tırmanmak için önce inmeliymişiz
çıksakta çıkmasakta, evereste değişmem




yüzlerce yıl yeşil

yüzlerce yıl yeşil gözlerine baksam
kırpmadan yaşartmadan
uyumak beynimin inilmez kuyusundan
çekilse kirpiklerinle
alınsa taze badem kabuğu gibi gözlerimden

ne büyük bir yitim gözlerin varken
gözlerimi yummak
büyütülse büyütülse günün doğuşu gibi
çevren'den çevren'e gök kubbe yeşil gözlerin
sarı saçların çiçek yaprak rüzgârı
göğsün bahar
uzansam yağmur kokun çalsa
çevren'den çevren'e gök kubbe yeşil gözlerin
günün batışı yok
yüzlerce yıl yeşil gözlerine baksam
yüzlerce yıl yeşil

ölür müyüm




karşılaşma

bir yerde biliyorsun seninle karşılaştık
ben bir daldan kabuk gibi kuruyorken toprağa
sen bir dala yaprak gibi yürüyordun topraktan

özsuyunda kar suyu,yolun bahar, zaman pul
bana altın,güz makasın ağzındayken kefen çul
ya ben anlatsam yeşil,ya sarıyı anlasan

kayan bir yıldızım ki ne versem akşamüstü
ne versen ışık etmez,günler ki zaten küstü
bu yüzden açma korkum bağrına krateri

yalnız söz'üm kaldı gençliğim gibi duran
duygudan yırttığıma,düşten mürekkep katıp
şiir günlerden yazdığım yıllardır süren mektup

bir yerde biliyorsun seninle karşılaştık
sen bir dala yaprak gibi yürüyorken topraktan
ben bir daldan kabuk gibi kuruyordum toprağa




bilindik bir şey

                rû ta'ya

şimdi bir yüz ulandı yüzüme
topunu açsam gölyazı'dan
alpler'e kadar gökyüzü
sınırsız
rengini biliyorsunuz

şimdi bir çift göz eklendi gözüme
elimi siper etsem leman gölü'nden
halikân çölü'ne kadar deniz
fırtınasız
sığlığını biliyorsunuz

şimdi bir el kenetlendi elime
kaç insan varsa iki katı el eleyiz
dünyayı sarmalamışız
kopuksuz
sıklığını biliyorsunuz

şimdi bir de yürek katıldı yüreğime
tık yok
durmayacak biliyorsunuz

Ömer Faruk Hatipoğlu


Warning: readfile(): URL file-access is disabled in the server configuration in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 1017

Warning: readfile(http://members.inode.at/cengiz.varol/neu2/menu_r.php): failed to open stream: no suitable wrapper could be found in /home/www/c/cengiz.varol/neu2/siirler/omer.php on line 1017